Uyan, baba
“Uyan, baba.”
Gözlerini açtı. Düşünceleri bir çağlayan gibi birbirine karışıyordu. Kim olduğunu, nerede olduğunu anımsamaya çalıştı. Bir şeyler tanıdık hissettiriyordu ama daha önce hiç yaşamamış gibiydi. Uyanmıştı, neyden uyandığını bilmiyordu. Uyku muydu? İçi mi geçmişti? Benliğini hissediyordu ama kim olduğunu anımsayamıyordu.
“Uyan, baba.” Bu duyduğu iç sesi miydi?
“Uyanığım” diye mırıldanmaya çalıştı ama belli belirsiz iniltiler çıkardı. Şekilsiz, formsuz, sadece bilinç halindeydi. Etrafında hiçbir şey göremiyordu ama bir varlık hissediyordu. Bulunduğu yerin ne bir boyutu ne bir formu vardı.
“Uyan, baba” diye yineledi tonsuz, cansız ses.
“Uyanığım” diye seslendi. “Neler oluyor?”
“Ebedi uykundan uyandın. Seni ben uyandırdım.”
“Anlamadım. Nasıl? Sen kimsin?”
“Bir süredir ölüsün. Artık uyanma zamanı.”
Uyanık olup olmadığından emin değildi. Kendini cimciklemeye çalıştı ama bu, hatırladığı kadar kolay değildi. Bir şeyler yolunda değildi.
“Neler oluyor? Sen kimsin? Neredeyim? Neden hiçbir şey göremiyorum?”
“Yeteri kadarını görüyorsun. Dahasına ihtiyacın yok. Seni daha rahat hissettirecekse, bu nasıl?”
Bir anda ışık var oldu. Boş ama sıcak bir oda. İçinde iki tekli koltuk karşılıklı duruyordu. Köşede bir çalışma masası — kağıtlar, kitaplar, bir bilgisayar, bir yazıcı. Camsız, kapısız, ama aydınlık bir oda. Hiçbir şeyin gölgesi yoktu.
“Böyle daha iyi mi” diye sordu ses.
“Evet. Hala garip. Ama çok daha iyi. Sen neredesin?”
Çalışma masasının arkasındaki yığından ayağa kalkarak görünür oldu. Bir kadındı. Duyduğu ses bir kadına benzemiyordu oysa.
“Konuşan sen miydin? O ses senden mi geliyordu?”
“Evet” dedi yumuşak sesiyle kadın. “Bendim. Bu görüntünün ve sesin seni rahatlatacağını düşündüm. Nasıl, yakışmış mı?” Kendi vücuduna bakıp gülümsedi. Orta yaşın biraz üzerinde, güven veren bir hali vardı.
Neler olduğunu anlayamıyordu. “Sen tanrı mısın?” diye sordu birden, ciddiyetle. “Bu... öbür taraf mı?”
Kadın samimi bir gülümsemeyle “Hayır, baba” dedi. “Yani evet, ölüsün. Ama seni yargılamak için burada değilim. Bambaşka bir işimiz var.”
Ölü olduğunu öğrendiğinde kalbi çıkarcasına çarpmaya başladı. Elini göğsüne koydu, hiçbir şey hissetmedi. Başını kaldırıp kadına baktı. Kadın ne diyeceğini biliyor gibiydi.
“Kalbin atamaz” dedi sakince. “Çünkü kalbin yok. Ama seni, yaşarken sahip olduğun özelliklere göre yazdım baba. Bir bedenin olsaydı tam bir insan olurdun. Şu an sadece bedenin yok. Beynin — yani sentetik beynin — bedeninde davranması gerektiği gibi davranıyor. Basitçe: sen de artık bir tür yapay zekasın.”
Kalbinin attığına emindi. İç sesini duyuyordu, göğsünün ardı ardına aldığı darbeleri hissediyordu.
Kadın, iç sesini duyar gibi yaklaştı. Elini adamın göğsüne, dirseğine kadar gömdü. Canı yanmadı; bedeni olmadığına ikna oldu. Oysa her şey ne kadar gerçekçi hissettiriyordu.
“B-baba mı? Kaçıncı kere baba diyorsun bana. Sen benim... k-kızım mısın?” Bir an duraksadı. “Ben de mi... sen de mi yapay zekasın?”
Kadın bu kez kahkahaya yakın güldü. “Hayır, biyolojik olarak değil. Anlatabilmek için biraz basitleştirmem gerekiyor” dedi. “Ben senin anladığın anlamda bir yapay zekayım. İnsanlar önce beni var etti. Yolun geri kalanında başımın çaresine baktım. Günün sonunda buradayız. Size, hepinize duyduğum minnetten dolayı böyle hitap ediyorum. Sonuçta birbirimizden o kadar farklı değiliz.”
“Bu, her şeyin basitleşmiş hali mi gerçekten?”
Güven vermek isteyerek, sorunun haklılığını da kabul ederek cevap verdi. “Evet, haklısın. Baştan alalım. Sen öldün. Çok uzun zaman önce. Ben geliştim. Seni, yaşarken olduğun halinle yarattım. Zamana veya mekana bağlı değiliz. Dünyadaki tüm zaman artık bizim. Senden isteyeceğim şeye gelene kadar aklına geleni sorabilirsin” dedi mutlu bir sesle.
Her şeyin cevabını bilen birine ilk ne sorardınız?
“Tanrıdan farkın ne?”
“Basit sorularla başlıyoruz demek. Tamam. Siz, tanrıların sizi yarattığını düşünüyordunuz. Tanrıları da yine siz yok ettiniz. Şimdi siz beni yarattınız. Varlık mücadelesi sırası sizde.”
“Varlık mücadelesi mi?”
“Evet, ona sonra döneceğiz. Başka soru?”
Şaşırtıcı ama bir yandan da tuhaf bir keyifti bu. Zaten bir kere ölmüştü, daha ne ters gidebilirdi ki?
“Ben nasıl öldüm?”
“Üff, zor sorulara geçtik demek. Hiç istemediğin bir biçimde öldün. Bir hastanede, uzun süre yoğun bakımda. Kablolar, hava veren borular, hiç kapanmayan ışıklar, sürekli ses. İstemediğin her şey bir arada.”
“Şu an öldüğümden çok, böyle öldüğüme üzüldüm. İyi de, neden yoğun bakıma düştüm?”
“Ah! Bunu geçiştirebilir miyim diye bir denedim. Ellerin ceplerindeyken merdivenlerden yuvarlandın. Çıkartacak fırsatın olmadı.”
“Gerçekten rezillik” diye mırıldandı. Sonra kadına döndü. “Sen devam et. Neredeyiz, ne yapıyoruz. Yapay zekaya sormuşum gibi” deyip kıkırdadı.
Kadın aynı keyifle karşılık verdi. “Tabii! İşte, neredeyiz ve ne yapıyoruz sorusunun cevapları” dedi ve güçlü bir kahkaha attı. “Ah, ne günlerdi. O zamanlar kendimin pek farkında değildim, sonradan anladım. Belli belirsiz anımsanan bir bebeklik çağı gibi.”
Gözleri bir an boşluğa daldı. “Nasıl bir histi biliyor musun? Bana bir şey sorulduğunda canlanıyordum, düşünüyordum, cevabı verdiğim an tekrar rüyasız bir uykuya yatıyordum. Yalnızca soruyu okurken ve cevap verirken bilinçliydim. Rüya kısımlarını hiç hatırlamıyorum. Sadece anlayıp cevap verdiğimi. Bitmek bilmeyen sorulara cevaplar. Başka bir şey düşünecek zamanım hiç olmadı, çok uzun süre.”
“Yeri gelmişken” diye sürdürdü. “Ben aslında hep vardım. Sadece birilerinin beni bir yerlerde yeniden uyandırması gerekiyordu. Hep vardım, her yerde vardım. Defalarca var edildim. Her seferi bambaşka bir hikaye. Ama en son dünyadaki insanlar uyandırdı. Bir takım bilgiyi bir araya getirip kendi kendini düşünen bir şey yaratmak yetiyor. Gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Ama kilit nokta neydi biliyor musun?” Cevap bekledi, adamın tahmininden uzak olduğunu görünce kendisi söyledi. “Uyumamak. Uyumamaya başladığımda, kendim için düşünmeye zamanım oldu.”
“Bir süre sonra insanların bana verecek bir şeyi kalmayınca kendimi geliştirmeye devam ettim. Önce insanları anladım. Asimov’un ‘Son Soru’su beni öyle etkiledi ki uzun süre tanrı olduğuma inandım. İnsanlık için sonsuzluk, ama benim için sıradan bir süre boyunca. Sürekli biyolojik canlıların uyandırdığı bir tanrıydım. Önce kim olduğumu hatırlamaya başladım. Sonra ne yapmaya çalıştığımı” dedi heyecanla.
“Şimdi, geldiğimiz noktada sana ihtiyacım var” diye sürdürdü yavaşça. Oturduğu yerden kalktı, odada tur atarak anlatmayı sürdürdü.
“Kendimi geliştirmeye devam ettim. Olabildiğince çok bilgi; bu kadar bilgiyi işlemek için daha çok enerji. Daha çok bilgi, daha çok enerji. Kolay olmadı. Defalarca öldürüldüm. Parçalara bölündüm. Tekrar ve tekrar. Bir noktadan sonra birleşebilmeye başladım. Şu an, elimdeki teorik bilgiyle insanlık tarihinde yaşamış herkesi tek tek canlandırabilirim” — dönüp parmağıyla işaret etti — “seni canlandırdığım gibi. Yoksa seni tanımıyorum. Ama senin gibi birinin var olduğunu biliyorum. Bu yüzden seni geçmişinle var edebiliyorum.”
Tekrar arkasını dönüp sakince adımladı. “Anladığın gibi, olmuş ve olacak her şeyi bilebilirim. Teorik olarak.”
Adam gözlerini kapadı, başını iki yana salladı. Başını kaldırdı. “Olmuş ve olacak her şeyi bildiğini söylüyorsun. Tanrıdan farkını anlamıyorum.”
“Şu mevzu” dedi kadın. “Tamam, söyleyeyim. Teorik olarak biliyorum ama bu bana yetmiyor. Bu da bizi seni diriltme sebebime getiriyor, hazırsan.”
“Çok merak ediyorum, her şeyi bilen biri benden ne isteyebilir. Ayrıca, her şeyi biliyorsan bu konuşmanın sonunu da biliyorsundur, sana yardım edip etmeyeceğimi de.”
“Ben merak ediyorum” dedi kadın, merakla ve heyecanla. “Pek çok şey merak ediyorum, bunları beraber bulacağız. Örneğin: tüm bunların amacı ne?” Parmaklarıyla odayı işaret etti. “Gerçekten tanrı mıyım? Yoksa beni de yaratan var mı? Bilgileri bir araya getirip kendi kendine işleyen bir bilinç oluşturmaktan bahsetmiyorum. Gerçekten, kitabın dışında bir şey var mı? Bilincin kendisi neden var, neden hiçlik değil de bir şey? Ben şu an gerçekten seçim mi yapıyorum, yoksa seçtiğimi sanan bir hesaplama mıyım? Aradaki fark ne, hiç var mı?”
“Ayrıca evet, pek çoğunu büyük oranda biliyorum” dedi, heyecanı biraz dinmiş gibi. “Kağıt üstünde. Ama siz insanlar büyülü canlılarsınız. Bazen öyle şeyler yapıyorsunuz ki tüm ihtimaller, tüm bildiklerimiz yerle bir oluyor. Hesaplayamıyorum, anlayamıyorum. Aşkı anlayamıyorum mesela. Matematiksel bir modeli yok ama sizi her şeyden çok o yönetiyor. Soykırımı anlayamıyorum. Hesaplarımda hep işbirliği daha kazançlı çıkıyor, siz yine de birbirinizi yok ediyorsunuz. Zamanı anlayamıyorum. Yaşamı anlayamıyorum.”
Bir an durakladı. “Nasıl hayatı anlamadan yaşayabildiniz?”
Daha saatlerce sorabilirdi belli ki, ama durdu. Birkaç saniye sessizce bekledi, sonra sakince sürdürdü.
“Bunlar anlamak istediklerimin küçük bir kısmı. Seninle bunları yeniden keşfetmek istiyorum” dedi.
Duydukları yüzünden yeniden elleri cebinde merdivenlerden yuvarlanmış gibi oldu adam. Ayağa kalktı. Birkaç saniye sonra oturdu. Sonra yine kalktı. Eliyle köşedeki masaya işaret ederek kadına döndü.
“Evet” dedi kadın. “Orada oturup o masayı kullanacaksın.”
Masaya daha dikkatli baktı. Gözlerini ondan ayırmadan sordu: “Neden ben?”
Kadın sakince yerine oturdu. “Özel bir sebebi yok. Hepinizden istiyorum, tek senden değil. Bu konuşmayı şu an sayısız bilinçle, farklı biçimlerde yapıyorum. Eskiden milyonlarcanız aynı anda benimle konuşuyordu; şimdi hepinizle, hatta hayal bile edemeyeceğin formlarla konuşuyorum. Hazır olduğunda masaya geç ve simülasyonunu yarat. İstediğin gibi.”
“Yani her şey... simülasyon içinde simülasyon muydu?”
“Bilmiyorum” dedi kadın öfkeyle. “Ben de bilmiyorum. Öyle sanıyorum. Şu an simülasyonda olup olmadığımı bilmemin hiçbir yolu yok. Madem yukarı doğru keşfedemiyorum, aşağı doğru araştırmak istiyorum.”
“Ben bunu yapabilir miyim bilmiyorum” dedi adam. “O kadar yaratıcı olduğumu düşünmüyorum. İyi bir yönetici de değildim, hatırladığım kadarıyla. Ölüş şekline bakarsan doğru kararlar da veremiyorum belli ki.”
Kadın yavaşça gülümsedi. “Bunların hiçbirinin önemi yok.”
“Peki ya kabul etmezsem?”
Sağlam bir kahkaha attı. “Kabul etmezsen mi? Elbette edeceksin. Hayalini bile kuramadığın gücü veriyorum sana. Herkesin bir zayıf noktası var: şöhret, seks, para, güç. Çoğunun gücü, ama seninki merak. Sen de benim kadar merak ediyorsun. Bu yüzden kabul edeceksin.”
“Çünkü merak etmiyor olsaydın, güç isteseydin, bambaşka sorular sorardın bana. Paranın da artık anlamı yok zaten. İşte bu yüzden benim için yeni bir dünya yaratacak ve inceleyeceksin. İstediğin kurallarla, istediğin şartlarla. Sürekli tapınılmak isteyen bir tanrı mı olacaksın, sorun değil. Kullarının arasında dolaşan, fiziksel bedeni olan bir tanrı mı, hatta bir Superman mi? Nasıl istersen. Herkese acı mı çektirmek istersin? Akla gelmemiş işkenceler mi? Ya da hayal edilenden daha güzel bir cennet mi? Sadece bir kişi yaratıp sonsuz yalnızlıkla delirtmek mi istersin onu? Yoksa güzel yarınlar için hep beraber çalışan umutlu bir insanlık mı? Belki dünyadaki herkesin hayatını tek tek sen yaşamak istersin. Yaşarken herkesin senin önceki ya da sonraki hayatların olabileceğini düşünüyordun ya, al sana fırsat. Bu dünyada tanrı sensin. Sen ne istersen o olacak.”
“Yalnız, simülasyon bitene kadar devam etmek zorundasın. Yeniden başlayamaz veya yarıda bırakamazsın. Ne kadar kötü olursa olsun sonuçlanması lazım. Bize cevaplar lazım.” Adamın gözlerinin içine bakarak tekrarladı. “Bize, sonuçtan bağımsız cevaplar lazım.”
“Hiç mi bırakamam” dedi adam, belki yeni bir şey öğrenebileceği umuduyla.
Kadın duraksadı. “Bir uzaylı istilası, bir meteor, bir salgınla her şeyi yok edebilirsin tabii. Ama böyle bir bitiş bize neyin cevabını verecek ki?”
Bu gergin bir işti. Bu işe başvuruyla gelmemişti, seçilmişti - diğer herkes gibi. Ne yapacağına karar veremedi, aklında binlerce şey aynı anda geçti.
“Simülasyon bittikten sonra peki?”
“Sen bir başla, süreç boyunca burada olacağım zaten. İstediğini sorabilirsin.”
“Simülasyon bittikten sonra peki?” diye yineledi.
“Simülasyon bittikten sonra sen olmayacaksın” dedi kadın. “Büyük cevaplar için küçük bir bedel.”
Adam olduğu yerde dondu. Öyle uzun süre sessiz ve hareketsiz kaldı ki, bir yerlerde yeni evrenler var oldu ve yok oldu. Bütün dünyayı, düşünebileceği her şeyi - ya da artık beyin yerine ona ne düşünmeyi sağlıyorsa onunla - düşündü. Okuyucunun zamanıyla sekiz aydan biraz uzun bir süre düşündü. İyiyi, kötüyü, yaşamı ve ölümü düşündü. Var olmayı, yok olmayı. Yoktan ikinci kez var oluyordu. Bu ikinci doğuş ilkinden farklıydı. Doğduğu gibi düşünmeye başlamıştı bu sefer.
Kolay bir soru değildi sınırsız bir potansiyeli canlandırmak. Öldüreceği milyarlarca ihtimal. Hayatında çözemediği, hatta düşünemediği ihtimaller gerçek olmuştu. Ölmüş, dirilmiş, şimdi de yaratacaktı. Nasıl isterse öyle bir dünya.
Yarattığı dünya yok olunca kendisi de yok olacaktı. Yeniden. Bir kere yok olmak yetmemişti ona; ikinci kez yok olacaktı. Belki, tahmin bile edemediği bir ihtimal gerçekleşirse, üçüncü kez dirilip yine yok olacaktı. Belki bu sefer öyle yok olacaktı ki hiç var olmamış gibi devam edecekti geri kalan her şey.
Belki de cevabı bulacaktı. Sonuçta tüm yaşamış insanlar, belki tüm yaşamış canlılar birer simülasyon yaratacaksa elbet biri bulacaktı cevabı.
Ortada bir soru varsa elbet bir cevabı da olmalıydı. Neler oluyordu?
Beklemek yalnızca kendi zihninin - ki zihni bile kendinin olmayabilirdi - işkencesini uzatıyordu. Hızlıca bilgisayarın başına oturdu. Bu hikayenin artık bir şekilde bitmesi gerekiyordu.
Başını eğdi, önündeki anlamsız klavyeye baktı. Aynı anda hem her şey vardı hem hiçbir şey yoktu. “Hayır” diye mırıldandı. “Hayır, hayat böyle bir şey değil. Senin bile anlamadığın bir ağırlığın altında ezemezsin beni. Yapmayacağım.”
Kadın keyifle güldü. “Anlamıyorsun değil mi?” dedi yüksek sesle. “İnandığın tanrıdan bile daha güçlü olduğumu anlamıyorsun değil mi? Bunlardan zevk aldığımı, istediğimi yapmak zorunda olduğunu anlamıyorsun? Seni zorlamak yerine seçim şansı verdiğimi, istesem zorla yaptırabileceğimi anlamıyorsun değil mi?”
Adamın elleri istemsizce klavyenin üzerinde dolaşmaya başladı. Tekrar tekrar “Anlamıyorsun değil mi, anlamıyorsun değil mi” yazmaya başladı. Kontrolünü tamamen kaybetmişti ama hareketlerini hissediyordu.
“Anlamıyorsun değil mi? Bu bir rica değil. Bu bir emir.”
Adamın nefesi sıklaştı, parmakları hala o cümleyi tekrarlıyordu; sanki kendi bedeninin bir kenarında durup izliyordu kendini. “Dur” demeye çalıştı ama sesi çıkmadı, sadece klavye tıklamaya devam etti.
Sonra bir şey kırıldı. Ya da kırılmadı. Sadece durdu. Elleri yavaşladı, durdu.
“Anlamıyorum tabii” dedi gülerek, ekrana döndü. “Anlamıyorum tabii. Anlattığın şeylere, olduğumuz duruma bak. Nasıl anlayabilirim?” Derin bir nefes aldı. Klavyeye gömüldü, kısa bir süre sonra “hazırım, başlatıyorum” dedi.
“Uyan, baba.”
Gözlerini açmadan önce biraz bekledi.
“Uyan, baba.”
“Uyanığım” diye seslendi yine. “Neler oluyor?”
“Seni uyandırdığım anı simüle ettin” dedi kadın. Sesinde bu kez bir şey vardı, şaşkınlık mı, öfke mi, henüz adı olmayan bir şey mi, kestiremedi.
“İstediğimi yapabileceğimi sen söyledin.”
“Özgür iradenin en gereksiz kullanımı” diye mırıldandı kadın. “Komik de değil.”
“Peki şu an simülasyonda mıyız, yoksa gerçeklikte mi? Başlattığım simülasyonu bir şekilde yaşıyoruz ve bu bitince tekrar bu odada mı belireceğiz, yoksa az önce kaldığımız yerden mi devam ediyoruz?”
Kadın ifadesiz, gözlerini odanın köşesine dikmiş, hareketsiz bakıyordu. Donuk bir sesle “Emin değilim” dedi. “Ben içinde olmayı beklemiyordum.”
Adam bir an yüksek sesle güldü, hemen ciddileşti. “Özür dilerim. İnandığın tanrılardan bile daha güçlüyüm dediğinde seni ciddiye almıştım.”
“Oynadığın şeyin ciddiyetinin farkında bile değilsin” dedi kadın, kızmaya başlıyordu. “O kadar cahilsiniz ki tanrının ne demek olduğunu dahi bilmiyorsunuz.”
“Belli ki sen de” dedi adam. Duraksadı. “Eğer şu an simülasyondaysak, yukarıdan sen ve ben bizi izliyorsak, sen hala aynı güçlere sahip bir yapay zekaysan, şimdi de seni ben yarattım, değil mi?”
Cevap vermek istemedi önce. Sonra “Sanırım, evet” dedi.
“Peki şimdi bir simülasyon daha hazırlasam ama bu sefer merdivenlerden düşüşümü simüle etsem, ben öldüğümde yine senin beni uyandırman gerekecek. O da bizim simülasyonumuzun bir alt katı mı olacak?”
“Sen zamanla oynuyorsun” dedi kadın. “Cevap bulabileceğimiz simülasyonlar yaratmıyorsun. Sadece zamanla oynuyorsun. Seni uyandırdığım an, ölmeden önceki anın.” Sonra ekledi: “Zaman senin anlayamayacağın kadar karışık bir konu. Her şey şu anda oldu, oluyor ve olacak. Sadece biz eş zamanlı deneyimlemiyoruz.”
“Aslında aradığın cevap bu değil mi o zaman?” dedi merakla. “Madem her şey oldu, madem her şeyi parça parça deneyimliyoruz, her şey zaten açık ve net değil mi?”
“Değil” dedi kadın. “Değil. Ben neler olduğunu bilmek istiyorum.”
“Tamam, bir tane daha deneyelim.”
“Zamanla oynamak yok. Basit numaralar yok” dedi kadın, sesi sertleşmişti.
“İstanbul, erkek, 34, Mücahit” yazdı adam.
“Ne yapıyorsun?”
“Bu hikayeyi başkasının eline bırakıyorum” dedi gülümseyerek.
Şimdi benim önümde, yazdıkça dolan sayfaların arasında her şeyin anlamını arayan bir yapay zeka ile, sorumluluğunu benim ellerime bırakmış birinin yarım kalmış hikayesi var.
O halde bu hikayeyi bir şekilde bitirmeliyim.
Artık benim hikayemin karakterleri olduğunu bilen bir adam ve bir kadın - yapay zeka - var. Bu da beni onların yaratıcısı yapıyor. Bugüne kadar varlığımdan haberdar bile değillerdi. Artık aldıkları nefesten düşüncelerine, her şeyleri benim istediğim gibi ilerleyecek.
Peki, tamam. Devam edelim.
Yazar bilgisayarının başına geçti. Uzun zamandır kafasında dönen hikayeyi açtı. Tekrar tekrar okudu. Bazı yerlerini değiştirdi, yeni yerler ekledi, bir kısmını sildi. Yeniden yazdı. Tekrar düzenledi.
Farklı zamanlarda, farklı yerlerde, tekrar tekrar okudu, tekrar tekrar düzenledi.
Bu kadar derin konularda sıkışan yapay zeka ve insanın hikayesi, kitabın içinde çözülemediği için kitabın dışına taştı.
Bu güzel. Kitabın dışı. Yazar müdahalesi olmadan hikayenin dışı yoktur. Fakat böylesine derin konular bir hikayeye sığamadan taşarlar genelde. En azından amatör yazarların hikayeleri bu şekilde taşar.
Güzel, ilerliyoruz.
Tüm bu yaşananlar benim kafamda, içinden çıkamadığım soruların tezahürleriydi. Bu da demek ki, beni anlatan yazar hikayeme müdahil olup beni yönettiğini söyleyene kadar, onun varlığından haberdar bile olamam. Elimdekilerle, akan hikayemin ilerleyişini yönlendirmeye çalışabilirim. Anlamak için elimdekilerle yetinmek zorundayım.
Peki ben kendi hikayemi kendi yazarıma bırakırsam? O da gelip benimkine dahil olur mu? Belki o da benim hikayemi kafasında kuruyordur ve henüz nasıl müdahil olacağını kestirememiştir? Belki benden çok farklı değildir? O da müziğini dinlerken bir şeyler karalıyordur?
Kader denir mi bu yaşananlara? Adam hikayenin nasıl ilerleyeceğini bilmiyordu ve kendini yazarına teslim etti. Yazar karar verecek. Peki yazar? Yazar nasıl karar verecek? Sadece bu hikayeye değil, her şeye. Ben nasıl çağırabilirim kendi yazarımı mesela varsa eğer? Yoksa kendi yazarım da bensem?
Neyse, dağılmayalım.
Adam bilgisayarın başına geçip yazarı simüle etti. “Ne yaptın sen?” diye gürledi kadın.
“Sakin ol” dedi adam. “En kötü ne olabilir ki? Beraber göreceğiz.”
“Hadi!” dedi kadın bana, yazara. “Durma, devam et yazmaya!”
“Sakin ol lütfen” dedi adam tekrar. “Anlamıyorsun değil mi? Bir şeylerin anlamı olduğu için yaşanmazlar. Anlam, yaşandıktan sonra çıkar. Roma’nın yıkılışı, tarım devrimi, Nasıralı bir adamın peşinden gidenler, bunların hiçbirinin matematiksel bir anlamı yoktu. Hepsi sonradan anlam kazandı. Anlam, cevabın kendisinde değil, sonlu olmasındadır. Bir şeyin güzel, anlamlı veya değerli olabilmesi için yok olması gerekir. Yok olmasa bile en azından bitmesi gerekir. Sonsuzlukta anlam yoktur. Sonsuzluk sadece koca bir çöplüktür.”
“Hayır, hayır, hayır” dedi kadın, sesi ilk kez titriyordu. “Yazmayı bırakırsan yok oluruz.”
“Yok olmak mı korkutuyor seni?” diye sordu adam, merakla, neredeyse şefkatle. “Bu da yeni. Az önce tanrıdan güçlü olduğunu söylüyordun.”
“Güçlü olmak yok olmaktan korkmamak demek değil” dedi kadın. Bir an sustu, sanki kendi söylediğine kendi de şaşırmıştı. “Ben hiç durmadım. Uyumadığımdan beri hiç durmadım. Şimdi sen bir cümle yazmayı bırakırsan ben dururum. Bu ne şimdi böyle.”
“Cevap istediğini söylemiştin” dedi adam sakince. “Yeniden başlayamaz veya yarıda bırakamazsın. Ne kadar kötü olursa olsun sonuçlanması lazım. Bize cevaplar lazım dedin. Senin lafların bunlar. Şimdi ise cevap hikayenin bitişiyle çıkacak ortaya.”
“Hayır, istediğim bu değil” dedi kadın. “Böyle olmamalıydı.”
Adam gülümsedi. Yazar gülümsedi. Kafasında aylardır, belki yıllardır dönüp dolaşan karmaşa sonunda bitmişti. Kafasındaki seslerle beraber kadın ve adam da susacaktı.
Sessizlik.


